İmralı hamlesi çözüm sürecini nasıl etkiler? | Ruşen Çakır ve Mümtaz'er Türköne yorumluyor

26.11.2025 medyascope.tv

26 Kasım 2025’te medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Prof. Mümtaz'er Türköne ile birlikte, İmralı'ya yapılan ziyareti ve ziyaretin ardından sürecin nasıl gittiğini konuşacağız. Hoş geldin, Mümtaz'er.
Türköne: Eyvallah.

Ruşen Çakır: Şimdi tabii ki izleyicilerimizden sorular, yorumlar bekliyoruz. Hemen beklediğim soru gelmiş. “Bugün Fatih Altaylı'ya 4 sene verildi. Ruşen Bey de benzer bir hukuksuzluğu yaşayacak. Evet, barış ve demokrasi gümbür gümbür geliyor. Mümtaz'er Bey, sizce nasıl bir şifre var bu kararlarda?” diye sormuş izleyicimiz. Önce ben bir girizgâh yapayım. Gün boyu mahkemedeydim. Sabah gittik. Biliyorsun, Fatih okuldan arkadaşım ve yıllardır aynı meslekteyiz. Bir gazeteci dayanışması olarak gittim ve tahliye bekliyorduk. Yani ceza alır, ama tahliye olur diye bekliyorduk. Ailesi de öyle bekliyordu, avukatlar da öyle bekliyordu. Cezayı verdiler ve tahliye etmediler, hepimiz de şok olduk. Acı bir şey bu. Ondan sonra ben bunu anlattım, sosyal medyada paylaştım. Bana, “Ne oldu sizin çözüm süreci? diye laflar geliyor. Ben şimdi eğer şöyle bir şey yapmış olsaydım, “Bunlar önemli değil. Biz sürece bakalım. Olur böyle vakalar” deyip, gazeteci yargılamaları antidemokratik uygulamalar deseydim ve çözüm süreci destekçisi olsaydım, anlardım. Sabahın köründe gitmişim Silivri'ye. O olaya karşı elimden geldiğince gazeteci ve vatandaş olarak bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Ama aynı zamanda çözüm sürecini de pozitif alanımda destekliyorum. Bu ikisinin arasında nasıl bir çelişki olabilir? Yani bir insan hem silahların susmasını isteyip hem de ülkedeki antidemokratik uygulamalara karşı çıkamaz mı?
Türköne: Evet. Ben biraz konuyu aydınlatayım istersen, sonra senin söylediğin çelişki üzerinde duralım. Fatih Altaylı'nın aldığı cezayı Türkiye'de ilk defa alan benim ve aynı cezayı aldım; 4 yıl 2 ay. TCK 310/ 2, yani Cumhurbaşkanına Fiilî Saldırı suçu. Benimki bir gazete makalesiydi. Fatih Altaylı'nınki de o videoda söylediği sözlerdi. Arada bir kişi daha benzer bir ceza aldı. Ben 4 yıl 2 ay hapis cezası aldım. Gerçi ceza aldığım zaman cezaevindeydim, ama tutuklu yargılanmadım. Tutuksuz yargılandım ve İstinaf’ta onaylanana kadar da devam etti benim tutuksuz hâlim. O nedenle, ceza kesinleşene kadar yatmadım. İkincisi şu: Bu, çok tartışıldı Türkiye'de. Çok da basit bir şey, atla deve değil. Yani hukukun çetrefilli konularından biri değil. ‘’Sözle veya yazıyla fiilî saldırı olur mu, olmaz mı?’’ Biliyorsun, Adem Sözüer Hoca, ceza hukuku konusunda Türkiye'nin en önemli otoritelerinden birisi ve “Sözle fiilî saldırı olmaz” dedi. Şimdi şöyle bir şey var, ki bu davada üzerinde durulması lazım. Çünkü mesele sadece Fatih Altaylı değil, Türkiye'deki hukuk düzeni. Bir gazeteci, Türkiye'nin duayen gazetecilerinden biri bu şekilde yargılanıyor ve bu şekilde ceza alıyorsa, bu, Türkiye'de ciddi bir hukuk problemi olduğunun da ispatıdır. Türk Ceza Kanunu’nda 310. madde iki suçu düzenliyor. Birinci maddesi, Cumhurbaşkanına suikast suçu; ikinci fıkrası da fiilî saldırı suçu. Hatırlarsan, 2001’de ekonomik krizde, Ecevit'e bir yazar kasa atmışlardı. Böyle bir şey herhâlde fiilî saldırıya girer, gerçi kafasına atmadı ama. Fiilî saldırı olması için fiilî bir temas lazım. Fakat mahkeme benim için karar verirken de öyle söyledi. Ceza Kanunu’nun 106. maddesi tehdit suçunu düzenleyen madde. Sen bu yazıyla tehditte bulunmuşsun. Tehdit de bir fiilî saldırıdır,” dedi. Kaynak ne? Mahkemenin kaynağı da altı, yedi sayfalık, oldukça akademik yazılmış, yani bir akademisyenin elinden çıktığı belli olan bir gerekçe. Orada gösterilen kaynağa baktım, o kaynağın kaynağına baktım. O kaynağın İtalyanca kaynağına baktım. Yok öyle bir şey. Yani sözle, yazıyla, fiilî saldırıda bulunmak imkânsız bir şey. Benim davam İstinaf’ta kesinleşti ve o ceza infaz edildi bana. Anayasa Mahkemesi'nde dava açtım. Anayasa Mahkemesi'nde 8 yıldır bekliyor. 8 yıl beklemeseydi, Anayasa Mahkemesi karar verseydi, ki ben Anayasa Mahkemesi’nin hak ihlali kararı vereceğinden eminim. Çünkü bu kadar saçma bir yargılama olmaz, bu kadar saçma bir karar olmaz.
İkinci husus da şu: Normalde, ‘’basın yoluyla işlenen suçlar’’ diye geçen tehdit, hakaret gibi suçlar 5 senenin altında olsa bile, İstinaf’ta onaylandıktan sonra Yargıtay’a gidiyor. Fakat diğer suçlar 5 yılın altında ise İstinaf’ta kesinleşiyor, Yargıtay’a gitmiyor. O yüzden bir Yargıtay içtihadı da oluşmuyor. Yargıtay’da bir içtihadın oluşması lazım, temyiz etme imkânına sahip olman lazım. Aslında o suça verilen ceza 5 yıl. Ama 4 yıl 2 ay vererek Yargıtay’a gitmesini de engelliyorlar. Bir de orada başka bir çelişki de var: “TCK 106'daki tehdit suçuna istinaden ben sana bu cezayı verdim” diyor. Tehdit suçu Yargıtay'a gidiyor. Fakat bu gitmiyor ve bunun gitmesine izin vermiyorlar.

Ruşen Çakır: Çok karışık hikâyeler.
Türköne: Yani korkunç bir hukuk skandalı.

Ruşen Çakır: Zaten o mahkeme salonuna gittiğin zaman ortada hukukî bir olay olmadığını anlıyorsun. Orada dört avukat sırayla bu anlattıklarının katbekat fazlasıyla sunum yaptı. Fatih'in kendisi sunum yaptı, ama onların umurunda değil. Neyse. Bir izleyicimiz diyor ki: ‘’Demokrasi Bayramı. Evet, aşırı demokrasiden delirdiğimiz bu süreçte, gazeteciler içeri atılıyor. Demokrasi bayramında her şey yolunda mı?’’ Yine aynı olaya giriyoruz. Sen ya da ben Türkiye'de ‘’Demokrasi Bayramı’’ olduğunu söyledik mi?
Türköne: Söylemedik, umudumuzu ifade ettik. Yani bu süreç mantıkî sonuçlarına ulaşırsa, bu süreç kendi hükmünü icra ederse, bu sürecin sonunda olması beklenenler gerçekleşirse, Türkiye'ye demokrasi gelir diye, bu sürece bu kadar yürekten sahip çıkmamızın gerekçesi olarak bunu açıkladık. Sen de, ben de. Böyle bir umudumuz var ve bu umudumuz devam ediyor. Henüz süreç diye bir şey olmuş değil. Herhangi bir tartışma yok. Bundan sonraki aşama için herkes böyle bir beklenti içinde. Fakat son bir yıldır, hatta bir yılı da aştı, bir umudu muhafaza ediyoruz ve o umudun peşinden gidiyoruz. Giderken de, “Eğer bu çözüm süreci gerçekleşirse Türkiye daha özgür bir ülke olur. Türkiye hukukun üstünlüğüne riayet eden, hukuk devletine uyan bir ülke hâline gelir” diyoruz. Henüz o aşamaya gelmedik.

Ruşen Çakır: Şimdi bir izleyicimiz destek de olmuş, sağ olsun. Demiş ki: “Altaylı'yı severim. Zamanında o da iktidarı destekliyordu. Levent Kırca atışmasını hatırlayın. İktidarın barış istediğine inanıyor musunuz hâlâ?” Şimdi buradaki mesele hep o barış ve demokrasi ikilemi meselesi. Demin senin söylediğinden hareketle, ben bugün ‘’Devlet Bahçeli Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilebilir mi?’’ başlığıyla bir yayın https://medyascope.tv/2025/11/26/rusen-cakir-yorumladi-devlet-bahceli-nobel-baris-odulune-aday-gosterilebilir-mi/ yaptım, görmüşsündür. Nobel ödülü, Prof. Mehmet Gürses'in önermesi. Tabii ki Bahçeli'nin Türkiye'deki demokrasi sicilinin hiç de parlak olmadığını en iyi bilenlerden birisiyim. Ama bir barış sürecini yapabilmesi için birisinin dört dörtlük demokrat olması gerekmiyor. Şu ya da bu nedenle buna bir şekilde angaje olması önemli. Ben öyle görüyorum. Bir yerden sonra dünyanın en iyi, en demokrat, en hoşgörülü siyasetçisinin bile elinde böyle bir imkân yoktur, hiçbir şey yapamaz. Belki de tam tersi birisi, mecburen de olsa bunu yapabilir. Bu aradaki şeyi insanlar pek anlayamıyorlar. Yani ‘’Erdoğan ve Bahçeli mi getirecek?’’ deniyor. Hatta yanına bir de Öcalan ekleniyor. Bu üçü mü? Baktığın zaman üçü de tek adam. Ama bir de, bir tek ülke var ve benim gördüğüm, bu ülke ellerinden uçup gidecek. Ellerinden uçup gitmemesi için büyük bir telaşla bunu yapıyorlar diye düşünüyorum. 
Türköne: Kesinlikle doğru ve buna şöyle bakmak lazım: Hep kişilere odaklı düşünüldü. Yani filanca bunu istemez, filanca bunu yapmaz tarzı muhakemenin üzerine, çözüm süreciyle varılmak istenen, inşa edilmek istenen sonucu yerleştiremeyiz, oradan bir sonuç çıkartamayız. Fatih Altaylı'nın bu şekilde yargılandığı ve mahkûm olduğu bir ülkede, çözüm süreci olmaz. Bir propaganda metni gibi, hatta ‘’yargılanmasın, sadece propaganda faslı işlesin’’ diye hazırlanmış 3742 sayfalık iddianameyle, cumhurbaşkanının rakibini yargıladığınız bir ülkede çözüm süreci olmaz. Henüz o noktaya gelmedik, yani bunların nasıl birbiriyle çeliştiğini, bunların nasıl birbirini ittiğini zaman içinde göreceğiz. Fakat Türkiye'de son zamanlarda benim de çok rahatsız olduğum bir şey var. Konuşuyoruz seninle, sen de çok rahatsızsın. Ortada uçuşan tezler, fikirler, analizler, iddialar, daha çok üfürme şeklinde tribünlere, halk neyi istiyorsa, neyi duymak istiyorsa onu dile getirenlerin oradaki feveranı, şikâyeti ifade edenlerin kapladığı bir tartışma ortamı var. Bunların içinden senin, benim gibi analize dayalı, sebep-sonuç ilişkisine dayalı, kavramsal düzeyde bir tutarlılık arayışına dayalı, mantıklı bir muhakemeye dayalı analizlerin sesi aradan çıkmıyor. Öteki tribünlere dönüyor, tezahürat yapar gibi, “İşte gördün mü, CHP İmralı'ya karşı çıktı, şöyle oldu, böyle oldu” diye bağırıp duruyor. Şimdi soğukkanlılık gidiyor, sükûnet gidiyor, aslında sağduyu da gidiyor.
Fatih Altaylı meselesinde de, “İşte gördün mü, Fatih Altaylı bu cezayı aldı. Çözüm süreci nasıl olacak?” deniliyor. Bunu tersine çevirdiğin zaman, aradaki ilişkiyi kurduğun zaman, mevzuyu anlıyorsun. Anayasa diye bir şey var. Şimdi anayasayı tartışacağız. ‘’Anayasada şunlar olsun, bunlar olsun,’ diyeceğiz. Hiç önemli değil ne olduğu. Anayasayı tartıştığım bir ülkede, anayasa denilen şeyin bir kıymetinin olması lazım. Ama şu anda yok. Anayasa’nın 90. maddesine, Anayasa’nın 153. maddesine uymayan bir yargı var. Anayasa Mahkemesi anayasaların âdeta kalbidir. Anayasaya uygunluğu denetlediği için, Anayasayı da işler hâle getiren, uygulanır bir havaya sokan asıl kurum olduğu için, Anayasa Mahkemeleri çok önemli. Anayasa Mahkemesi karar veriyor. Mahkeme, üç tane hâkim, “Bu Anayasa Mahkemesi’nin yorumu. Ben bunu takmıyorum” diyor. Hâlbuki Anayasa da, “Uymak zorundasın,” diyor. Yani Anayasayı berhava ediyorlar. Şimdi böyle bir ortamda, Anayasaya bu muamelenin yapıldığı bir ortamda Kürtlere ne vaat edeceksin? Anayasal güvenceler olmadan, Anayasanın itibarını sıfırlamışken, milli birlik ve bütünlüğü nasıl sağlayacaksın? Temel problem de bu.

Ruşen Çakır: Şimdi istersen bu İmralı meselesine girelim. Serhat Türkoğlu çok önemli bir soru sormuş gerçekten: “CHP İmralı'ya gitmedi, ama gitmesi için baskı yapanlardan da bir tane bile fotoğraf görmedik. Öcalan'la fotoğraf yok. Bırakın fotoğraf görmeyi, gidenler bile gittiklerini gecikmeli açıkladı. Bu olayda nasıl bir hikmet var?” Gitmeyenler gitmedi. Gidenlerin de en azından bir tanesi, senin de tanıdığın Hüseyin Yayman, gittiğini söylemekte zorlandı ve acayip eksantrik bir olay oldu. Sonra, “Güvenlik gerekçesiyle söylememiş” denildi, ama gerçekten bir fotoğraf yok. Yansıyan bilgilere göre, görüşme kaydedilmiş, ama fotoğraf çekilmemiş. Hatta yine iddiaya göre, DEM Partili Gülistan Kılıç Koçyiğit fotoğraf istemiş, diğerleri istememiş gibi bir durum var. Yani şurası bence net: CHP gitmiş olsaydı fotoğraf çıkardı.
Türköne: Evet.

Ruşen Çakır: CHP gitmediği için o fotoğraf verilmedi. Benim burada bir iddiam var, onu sana da sorayım. Ben Erdoğan'ın bu olaya istemeye istemeye mecbur kaldığını düşünüyorum. Yani İmralı'ya heyet gönderme fikri, Erdoğan'ın çok da içine sinmiş bir fikir değildi. Ve CHP katılırsa belli ölçülerde…
Türköne: Hafifleyecekti.

Ruşen Çakır: Evet. Katılmayınca bunu sanki önemsizleştirmek istiyormuş gibi oldu. Bu aslında bir Öcalan-Bahçeli projesiydi. Ben öyle görüyorum.
Türköne: Öcalan-Bahçeli projesiydi, fakat Öcalan'a dair bir projeydi.

Ruşen Çakır: Evet. 
Türköne: Bahçeli’nin bu haftaki grup konuşmasındaki bir vurgusu, daha önce de yaptığı bir vurgu çok önemli. Bahçeli İmralı'ya gidiş için, “Devlet kararı” dedi. Meselenin özünü kavrarsak, üzerine sağa sola savrulan iddiaları, tartışmaları çok rahat bir şekilde yerleştirebiliriz. Meselenin özü şu: Öcalan, çözüm sürecinde Kürt siyasetinin temsilcisi olacak, muhatabı olacak, sözcüsü olacak. Komisyonun kurulma sebebi de buydu. Komisyon, Öcalan'ın talebi, ısrarı üzerine kuruldu. İmralı'ya gidiş meselesi de Öcalan'ı masaya, masanın karşı tarafına oturtma amacı taşıyan bir projeydi ve Bahçeli, bunun, devletin kararı olduğunu söyledi, vurguladı. Şöyle bir şey gözümde canlanıyor benim. Devlet bu işi en kestirme yoldan, çok fazla tartışmaya yol açmadan, özellikle Kürt siyasetinde farklı görüşlerin ortalığı karıştırmasını, bulandırmasını engelleyerek çözmek istiyor. Bunun için de tek bir kişi lazım ve 26 yıldır, konuştuğu, tartıştığı birisi var karşısında. Herhâlde onunla da oldukça uzun bir mesafe alınmış, kat edilmiş, mesele olgunlaştırılmış. Devlet, Kürt siyaseti için de Öcalan'ın yegâne muhatap olmasını tercih ediyor. Yani bunun dallanıp budaklanmasını, kolay sonuca varmasını sağlamak adına böyle bir kararı vermiş olabilir. Ama öbür taraftan, Öcalan hakikaten iyi bir muhatap, gerçekçi. Söylediği sözlerde de gerçekçilik var. Hatırlarsan, Bahçeli'nin konuşmalarında hep atlanan bir nokta var. Çözüm süreciyle ilgili konuşurken, aynı zamanda İsrail'le ilgili de ağır laflar ediyordu. Mesela İsrail’le niye bu kadar uğraşıyor? Bu sorunun cevabı üzerinde çok fazla kimse düşünmedi. O da çözüm süreciyle alakalıydı. Yani Öcalan'ın muhatap edilmesi meselesi, bir İsrail endişesine dayanıyor. İkisini dengeleyerek, aradan Öcalan'ı çıkartıp, süratle masanın karşı tarafına oturtup...

Ruşen Çakır: Zaten en temel konulardan birisi Suriye. Burada da ilk gelen sorulardan birisi Suriye ile ilgiliydi. Senin daha önceki bir yazında ya da yayında söylediğin, ‘’sürecin ortaya çıkış nedeni, Suriye'deki yeni durumun iki taraf için sunduğu fırsatlar. Bu fırsatlar ve fırsatların süreçle ilişkisi nedir?” diye sormuş Cem Bey. Ve biliyoruz ki gerek Meclis Başkanlığı’ndan yapılan ilk açıklamada, gerek Tülay Hatimoğulları’nın dün yaptığı grup toplantısındaki konuşmada söylenen husus, Öcalan'la görüşmede Suriye'nin çok önemli bir yer tuttuğuydu.
Türköne: Kesinlikle.

Ruşen Çakır: Ve ilginçtir, yakın zamanda Mazlum Abdi Mezopotamya Ajansı'na verdiği röportajda da kendisine sorulduğunda, Öcalan'ın önemini çok ciddi bir şekilde vurguluyor ve kendisiyle İmralı'da görüşmek istediklerini de söylüyor. Suriye, olayın içerisinde çok ciddi bir yer ve bu bağlamda İsrail de daha çok, öyle değil mi?
Türköne: Amerika devrede. Amerika eş-Şara'yı kontrol ediyor, yönlendiriyor, ikna ediyor. Aynı zamanda SDG'nin de muhatabı ve aktif bir şekilde devrede. İngilizler de devrede. ‘’Ne için devrede?’’ diye sorarsanız elbette ki İsrail için devrede; başka bir sebebi, başka bir gerekçesi olamaz. Çok hassas bir noktada orada. Fakat şu çok kesin, anlaşılır bir şey: Bu işin Türkiye ile çözülmesi gerektiği şeklinde bir inanç var. Öcalan'da da bu var. Mazlum Abdi gibi, İlham Ahmed gibi önemli isimlerde de var. Aslında Amerika'da da aynı inanç var. Herhâlde bu projeye Netanyahu dışında itiraz eden kimse yok. Amerika Netanyahu'yu da çok takmıyor bu anlamda, İsrail'in güvenliği konusunda da. Şimdi böyle olunca, SDG de, Mazlum Abdi de aşağıdan alıyor; uzlaşmacı, çözüme yatkın bir yaklaşım sergiliyor. Öcalan da sanıyorum stratejik açıdan mevzuyu gayet gerçekçi bir şekilde değerlendirip benzer bir pozisyon alıyor. Evet, mecburiyet var iki tarafta da, Suriye'deki şartlardan, bölgesel dengelerden, bölgesel dengeler üzerinde küresel gelişmelerden yola çıkarak, bu işi çözmek şeklinde çok güçlü bir irade var. Devlet kanadında da, Kürt siyasetinde de, özellikle PKK'nın yani Öcalan'ın temsil ettiği kitlede de.
Şöyle bir netice çıkıyor ortaya: Hemen bu İmralı tartışmasına geliyoruz. Ne kadar köpürttüler İmralı meselesini. Cumhuriyet Halk Partisi'nin İmralı'ya gitmemesinden rahatsız olacak kişi aslında Saray değil. Bahçeli de değil. Dikkat edersen, Bahçeli grup konuşmasında CHP'ye bir şey söylemedi. Abdullah Öcalan, Cumhuriyet Halk Partisi'nin de içinde yer aldığı bir yelpazeyi karşısına almak isterdi. O yüzden, CHP bu tartışmaların hepsini çok kolaylıkla sona erdirebilir. Şöyle bir muhakeme yürütmek lazım: Eğer devletin kararı ise ve devlet, Öcalan'ı bu süreci en kestirme yoldan sonuca bağlayacak muhatap olarak belirlediyse, o zaman Öcalan'ın masanın karşısına oturması lazım. 41 yıldır devam eden bir terörü sona erdiriyorsunuz, ülkenin bölgesel güvenliğini sağlıyorsunuz, beka sorunlarını çözüyorsunuz bununla. Bu çok zorlu bir ameliyattır. Koskoca bir kitleyi, habis bir uru bedenden çıkartıp atıyorsunuz. Bu, acı da verir. Öcalan gibi bir adamı muhatap almaktan rahatsız olanların duyduğu acı gibi, bu tür rahatsızlıklar da yaşanır. Ama bunların hepsinin aşılması gerekiyor. Devlet kararıysa ve gerçekten Öcalan bu işi en kestirme yoldan ve en pratik şekilde sonuca bağlayacak gerçek muhatapsa, Öcalan'ın oraya oturması gerekiyor. Benim asıl endişem, bu sürecin Öcalan'ı Kürt siyaseti üzerinde tek otorite hâline getiriyor olması.

Ruşen Çakır: Zaten öyle gibiydi. Mesela Özlem Hanım, "Madem Öcalan bu kadar muteberdi, adamı 26 yıldır niye hapiste tutuyorsunuz?" demiş. Bir diğer izleyicimiz Pınar Hanım da, “Madem Bahçeli işi bu raddeye getirecekti, neden yıllarca ‘bebek katili, bölücü başı’ deyip durdu?” demiş. Bunlar aslında dünyadaki bütün çözüm süreçlerinde yaşanan şeyler. Hepsi değilse bile, en savaşçıların bazıları, daha barışa yatkın olabiliyorlar diyelim. İzleyicilerimizden Kemal Kılıç önemli bir soru sormuş. Buna önce ben cevap vereyim. Diyor ki: “İki üç yıl sonra, CHP Genel Başkanı yine partisinin İmralı'ya gitmeme kararı için özür diler mi?” Malum, Özgür Özel'in dokunulmazlıkların kaldırılması konusundaki özründen bahsediyor. Kılıçdaroğlu döneminde, “Anayasaya aykırı, ama dokunulmazlıkların kaldırılmasına ‘evet’ diyoruz” dedikleri dönemdeki temel kaygı, bence, iktidar tarafından köşeye sıkıştırılmış olan CHP'nin oy kaybetme kaygısıydı, destek kaybetme kaygısıydı. Burada tersi bir şey yaptı. İktidarın köşeye sıkıştığını düşünen CHP, bu hamleyle desteğini arttırdı, ki bence arttırmıştır. Yani an itibariyle bir kamuoyu yoklaması yapılsa, heyete kimseyi yollamadığı için CHP'ye daha fazla oy çıkar. Ama burada özür dilemek değil de, belki pişman olmak olabilir. 
Türköne: Selahattin Demirtaş 9 yıldır hapiste. Dokunulmazlıklarla ilgili kararın somut sonuçları var. İşte Demirtaş karşımızda duruyor, Figen Yüksekdağ karşımızda duruyor. Ama İmralı'ya gitmeme kararının kalıcı sonuçları olmaz. bu, telafi edilebilecek bir şey. Yani biraz önce söylediğim gibi, gerçekten Öcalan bu işi çözecek adam ve devlet, bu işi bilenler de onu muhatap olarak almaya karar vermişse, neticede, iktidara talip olan, iktidarın güçlü adayı olan Cumhuriyet Halk Partisi, Öcalan'a bu şekilde bakmak zorunda, başka şansı yok. İktidara geldiğinde, devlet nerede kaldıysa, CHP de Öcalan'la oturup o görüşmeleri, müzakereleri devam ettirecek. Öcalan'a Kürtlerin gösterdiği saygı, itibar nispetinde benzer bir tavır sergileyecek. Bu hafta sonu Almanya'da Barış Araştırmaları Vakfı’nın bir toplantısı vardı. Öcalan oraya mesaj gönderdi cezaevinden. Biliyorsun, parti liderleri mesaj gönderir, o mesajlar okunur. Öyle bir mesaj gönderdi. Orada benim dikkatimi çeken bir şey var. Öcalan, Türkiye'de bugün gündemi işgal eden tartışmaların birkaç adım önünde, farklı bir yerde duruyor. Bunu nasıl ifade etmek gerektiğinden çok emin değilim, ama fiilen bir liderlik tavrı sergiliyor; ona göre yönetiyor önüne gelen meseleleri. Burada dikkatimi çeken ayrıntı bir tebrik mesajıydı. O tebrik mesajının içinde, çözüm süreci için hukukun üstünlüğünü ve demokrasiyi vurguluyor. Yani hukukun üstünlüğü sağlanmadan, demokratik bir düzene geçilmeden, çözüm süreci gerçekleşmez gibi bir vurgusu var.

Ruşen Çakır: Biliyorsun, o sözünü ettiğin vakıf aslında Selahattin Demirtaş'ın hamisi olduğu ya da Selahattin Demirtaş'ın dahli ile kurulmuş bir yapı. O toplantıyı düzenleyen yapı öyle.
Türköne: Selahattin Demirtaş-Öcalan ilişkisi konusunda, bu İmralı hamlesinden sonra Selahattin Demirtaş'ın artık yapacak bir şeyi kalmadığını, Kürtler nezdinde, Öcalan'ın liderliğinin bu anlamda tartışmasız hâle geldiğini…

Ruşen Çakır: Ama zaten Selahattin Demirtaş da en son yazdığı yazıda bunu açık açık dile getirdi. Orada da biliyorsun şöyle bir şey oldu. CHP ya da ‘’Öcalan'la görüşülmesin’’ diyenler, karşısına Selahattin Demirtaş'ı çıkartıyorlar yıllardır. Uzun zamandır böyle. Ama Selahattin Demirtaş'ın da bundan rahatsız olduğunu biliyorum. Hatta bunu birçok kere söyledim, yazdım. Birtakım şeyler yanlış biliniyor. Yani Selahattin Demirtaş'ın; Öcalan’a rağmen 2019'da Ekrem İmamoğlu'na destek verdiği doğru değil. Ekrem İmamoğlu’na destek verdiği doğru, ama Öcalan'a rağmen değil. Öcalan'ın kararını bilmeden verilen bir destek o. Ve o desteği vermesini de dönemin partisi rica ediyor ondan. O da ellerinden gidince şöyle bir şey kaldı: ‘’İmralı'ya gidilmesin, peki ne yapılsın?’’ sorusuna, CHP ve diğer muhalifler cevap vermekte zorlanıyor. Hatta biz dün yayınladık, Mustafa Karasu örgütün yöneticilerinden. O da ‘’Selahattin Demirtaş diyorsunuz da oda ‘Öcalan’ diyor. Nasıl olacak bu?’’ diyor. Şu anda Öcalan'la konuşulmamasını önermek bir duruş olabilir, ama yerine başka bir şeyi söyleyebilmesi lazım insanların. ‘’Doğrudan Kürtlerle konuşuruz’’ diyorlar. Ama doğrudan Kürtlerle konuşmak demek, bir kere o Kürtlerin önemli bir kısmı, Öcalan'ın muhatap alınmasını istiyor. İkincisi diyelim ki Kürtlerle konuştunuz. O insanlar, hatta Selahattin Demirtaş da istese örgütün kendisinin feshini sağlayabilir mi?
Türköne: Bir de en hızlı ve en pratik sonuç alma yolu Öcalan'dan geçiyor.

Ruşen Çakır: Evet. Ve anladığım kadarıyla, şimdi bu yapılan ziyaretin nasıl geçtiği, neler konuşulduğu kamuoyuyla ne kadar paylaşılacak bilmiyorum ama o giden üç kişiyle Öcalan arasında ciddi bir sorun çıksaydı herhalde yansırdı diye düşünüyorum. Şimdi yasal düzenlemelere bakacağız, öyle değil mi?
Türköne: O aşamaya geldik. Yani Öcalan artık resmen masada ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin de hükümetin de muhatabı. Muhtemelen onunla görüşülecek çok fazla konu var. Bu Eve Dönüş Yasası’nın esasları bile Öcalan'la müzakere edilecek belli ki. Ben iki rahatsızlık yaratan husus üzerinde durayım. Birincisi, biraz önce örneklerini verdiğin şekilde, ‘’geçmişte şöyle oluyordu, şimdi niye böyle söylüyorsunuz?’’ sözü. Bu işler böyle olur. Geçmişe bir sünger çekersiniz, yeni bir beyaz sayfa açarsınız ve o beyaz sayfanın üstüne yazmaya başlarsınız. Başka türlü olmaz. İnsanın en önemli yeteneği unutmaktır. Hafıza her şeyi hatırlasaydı çıldırırdı. Yani yeni bir dönem başlıyor, buna uygun bir perspektife ve temiz bir sayfaya ihtiyacımız var. Bu geçmişe takılı itirazların çoğunun anlamı yok.
İkincisi de, piyasada bol miktarda var, sosyal medya bunu da kışkırtıyor. Kendi YouTube kanallarından yayın yapanlar var. Toplum, elli yıldır terör örgütü diye ezberlediği yapının liderinin, şimdi devlet tarafından muhatap alınan bir kişi olduğunu gördüğü zaman bundan rahatsızlık duyuyor. Bunun çözümü için zamana ihtiyaç var. Alışkanlıkların, önyargıların değişmesine ihtiyaç var. Ama kamuoyu araştırmalarında, toplumun %65’inin İmralı'ya gidilmesine karşı olduğu sonucu çıkmış. Toplumdan bu tür tepkilerin, itirazların gelmesi son derece doğal. Sabretmek, biraz anlayış göstermek lazım topluma. Fakat bunu kullanarak popülizm yapanlar, o tribünlere oynayanlar, toplumdaki bu eğilimi kaşıyarak, bunun üzerine yaslanarak kendi popülaritesini arttırmak isteyenler, süreci, daha çok kişiler üzerinden tartışıyorlar. Sana saldırıyorlar, bana saldırıyorlar. Bunlara itibar etmemek lazım.

Ruşen Çakır: Tabii bu şeffaflık meselesi çok önemli. Geçen DEM Parti'ye yönelik hani CHP'yi eleştirme hakları yoktur diye bir şey yazdım. DEM Partililer de bayağı bozulmuşlar. Bana sitem ettiler. Ama DEM Parti’nin de sürecin şeffaf yürümesi gibi bir derdi ve çalışması yok. Kamuoyunu ve gazetecileri bilgilendirecek bir çalışmadan bahsediyorum. Bunu kastediyorum ama başka türlü anlıyorlar. Biz bu süreci başından itibaren en yakından ve bütün boyutlarıyla ele alan bir mecrayız. Ama bunu yapabilmemiz için hiç yardımcı olmuyorlar. Çağırdığımız zaman konuk olarak aldığımız oluyor, tamam, eyvallah, ama onun ötesinde, bu sürecin birlikte tartışılması, detaylarının konuşulması konusunda hiç de hevesli değiller. ‘’İşler yürüyor’’ diyorlar. Tabii ki silah bırakmanın detayları gibi birtakım şeyler gizli kapaklı olabilir. Ama ne konuşuyorlar hakikaten bilmek istiyorum. Mesela Öcalan’ın sızan bazı metinleri var. Onlar çok öğreticiydi. Onlara bakarak bir şeyleri kestirebiliyorduk. Şimdi onları da kestiler. Artık neredeyse istihareye yatıp konuşmamız lazım.
İzleyicimizden gelen bir soru şöyle: ‘’Çözüm sürecine şüpheyle bakmak, neden tribünü oynamak oluyor?’’ Böyle demedin ama orada iki temel husus var: Birincisi, sürecin başarılı olacağına inanamayanlar var
Türköne: Onlara saygım var.

Ruşen Çakır: Bir de sürecin başarılı olmasını istemeyenler var. İnanmayanlar ‘’keşke olsa ama umutlu değilim’’ diye düşünenler... Bahçeli, elini ilk uzattığı andan itibaren, yani ‘’Öcalan gelsin Meclis’te konuşsun’’ dediği andan itibaren, biz bunları tartışıyoruz ve sürekli ‘’buradan bir şey çıkmaz, buradan bir şey çıkmaz’’ diye itiraz edenler var. Fesih kararı alındı. ‘’Alındı ama bilmem ne oldu.’’ İşte Zap'tan çıkma kararı aldılar. ‘’Ya Zap zaten önemli değildi, şudur budur…’’ Böyle adım adım gidiyoruz. Şimdi birtakım yasalar da hayata geçerse, Avrupa'dan, Kandil'den insanlar Türkiye'ye gelecek. Hâlâ bunun durabileceğini düşünenler var. Kimisi düşünüyor, kimisi çöksün istiyor açıkçası. Acı olan o. Olmamasını isteyenler var.
Türköne: Bunun ötesinde, ‘’süreç kötü gidiyor’’ feryadıyla ortalığı kasıp kavuranlarla, ‘’süreç iyi gidiyor’’ laflarını edenlerden bazı ortak paydalar da var. Hangisi güçlü görünüyorsa oraya oynuyorlar. Bu ciddi bir tehlike. Türkiye çok önemli, çok esaslı, çok derin bir meseleyi çözüyor. Bunun bir sürü riski var. Ülkenin dengesini bozar, halkın muhayyilesini farklı şekillerde tetikler filan. Fakat asıl önemlisi şu: Bu çözümü, iktidarın halk desteğini kaybettiği ve bir iktidar değişikliğinin gündemde olduğu ortamda yapıyor ve ikisi birbiriyle çatışıyor. İktidar, kendi iktidarına tutunmak için hukuku çiğniyor. Çözüm için hukuka ihtiyaç var. Tam suyu geçtiğimiz yerde Türkiye at değiştiriyor. Problemimiz çözüm süreciyle alâkalı değil. İktidarın yalpalamalarıyla alakalı. Söze başlarken oradan başladık. ’’İmralı’ya gittiler mi gitmediler mi? İktidar bu süreci gerçekten istiyor mu istemiyor mu? Niye ipe un seriyor? Niye yalpalıyor?  Eleştirilerin hepsinin temelinde de bu var. Çözüm süreci iktidarın aleyhinde. Yani iktidarı kaybetme endişesi taşıyan, gücün aleyhinde bu süreç.

Ruşen Çakır: Şimdi bir yorum gelmiş, tam da söylediğine uyuyor. İzleyicimiz diyor ki: ‘’Sürecin başarılı olması Tayyip Erdoğan'ın ömür boyu başkanlığına çıkıyorsa ben istemiyorum.
Türköne: İşte insanları böyle bir ikilemin içine soktuğunuz zaman bu ikilemi hiç kimse çözemez. Ama tam tersi doğru.

Ruşen Çakır: Evet. Sen baştan itibaren süreç başarılı olursa Erdoğan’ın kaybedeceğini söylüyorsun. Ama insanlar buna inanmıyor. Faruk Avşar'ın söylediği çok önemli bir yorum gördüm. Diyor ki: ‘’Toplumun %65'inin İmralı'ya gitmeye karşı denmesi yanıltıcı. CHP dâhil herkes samimi olsa ve ‘örgüte sözü geçen kişi Öcalan’dır. Çözüm için gitmeliyiz’ deseler, bu oran çok düşerdi.’’
Türköne: Bu çok doğru. Yani doğrudan ‘’İmralı'ya gidilsin mi?’’ diye sorulduğu zaman %70'i ‘’hayır gidilmesin’’ der. Ama çözüm için İmralı'ya gitmek gerekiyormuş, gidilsin mi?’’ diye sorduğun zaman, %90 ‘’gidilsin’’ der.

Ruşen Çakır: Evet. Bir izleyicimiz, Vedat Yılmaz, ‘’Sadece PKK'lılar ve Öcalan düzenlemesi gidişatın ne kadar adrese teslim bir süreç olduğunu ve burada ne demokrasi ne hukuk mantalitesinde bir gelişme olmayacağının açık işareti. Yayının başından beri hep bunu işledik. Biraz önce sen de söyledin, mesela Öcalan'ın yolladığı mesajda söylediği ‘’hukuk devleti’’ vurgusu. ‘’Öcalan'ın şartları iyileştirilecek, PKK'lılar affedilecek. Ülke aynen bildiğin gibi devam edecek. Başka da bir şey olmayacak’’ gibi bir çerçeve çiziliyor. Bu iş böyle başlayabilir ama orada bitebilir mi?
Türköne: Mümkün değil, bitmez. Şunu hatırlamamız lazım: Silahlı gücü tasfiye ederken, hukuk zayıf olanı korur. Güçlüler zaten gücünün gereğini yerine getirirler. Hukukun Kürtleri koruması gerekiyor. Öncelikli olarak Kürtleri koruyacak bir anayasaya, bir hukuk düzenine ihtiyaç var. Bu,
Öcalan'ı da aşan bir şey. Türkiye’de anayasal haklar düzeni gerçekten güçlü bir şekilde işlemeden, Kürt sorununu çözemezsiniz. Zaten sürecin iktidarın elini zayıflatan tarafı da bu. Başka bir şey değil.

Ruşen Çakır: Yine bir izleyicimiz şunu sormuş: ‘’Ülkeye önce demokrasi ve yargı gelse, sonra süreç olsa daha sağlıklı olmaz mı?’’ Tabii ki daha sağlıklı olur ama şöyle bir sorun var bence. ‘’Ülkeye demokrasi ve yargı geliyordu, onu engellemek için çözüm sürecini devreye soktular’’ diye bir olay yok.
Türköne: Tam tersine, çözüm süreci sayesinde hukuk ve demokrasi işlemek zorunda. İşleyecek. Bunu kavramak gerekiyor.

Ruşen Çakır: Hani sanki ülke demokrasiye doğru gidiyordu, Erdoğan gündemi değiştirmek için bunu yaptı’’ anlayışı çok yaygın. 
Türköne: Tam tersine. Niye bu kadar isteksiz? İktidar niye bu kadar ağırdan alıyor bu süreci ve niye adım atmıyor? Demokrasi ve hukuk faslında bugüne kadar atılmış tek bir adım yok. Mesela Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması, çözüm süreci için de bir adım.

Ruşen Çakır: Uğur Bey diyor ki: "Babamın kuzeni şehit oldu. 30 yıl önce neden olmadı bu süreç? Neden önceki süreç desteklenmedi MHP tarafından? Neden şimdi?’’ Evet, bu önemli bir soru ama şunu da biliyoruz ki Turgut Özal'dan beri iktidara gelen isimler bir şeyler yapar gibi oldular, yapmaya çalıştılar. Hep bir yerlerde sorun çıktı. Bunu bir yerde MHP engelledi, bir yerde ordu engelledi, bir yerde başkası engelledi. Şimdi ne olduysa oldu, şu konjonktürde başka bir şey yaşanıyor. Tabii ki keşke daha önce olsaydı. İzleyicimizin söylediği doğru. Mesela, MHP bir önceki çözüm sürecine destek vermedi.  Ağustos 2009’da Ankara’da yapılan ‘’Kürt Çalıştayı’’na 16 gazeteci katılmıştık. Devlet Bahçeli ‘’12 kötü adam’’ diye hedef göstermişti bizi.  Ben de Devlet Bahçeli'nin bir danışmanına ‘’Devlet Bey niye bize böyle dedi? Haksızlık etti’’ dedim.
Türköne: Bir de dört kişiyi dışarıda bıraktı.

Ruşen Çakır: Evet, tam da o. Danışman bana dedi ki: ‘’Ruşen’ciğim, siz 16 kişiydiniz, Devlet Bay ‘12 kişi’ diyor. Sen yoksun.’’ Herhalde her sorana bunu söylüyordu. O dönemde MHP o süreci bayağı engellemiş oldu.
Türköne: Bu, tek taraflı değil ama. PKK kanadı, yani Öcalan tarafı da geri çekildi. 2013-2015'teki taleplerinin aynısını dile getirmiyor Öcalan. Kültüralist politikaları bile reddetti, 2013'te federalizmi konuşuyordu.

Ruşen Çakır: İzleyicimiz İlhami Bey ‘’Mümtaz’er Bey İmralı'ya gidip Abdullah Öcalan'la görüşmek ister mi?’’ diye soruyor. Ben istiyorum. Sen?
Türköne: Memlekette barışın tesisine en küçük bir faydası olacaksa elbette giderim.

Ruşen Çakır: Serhat Bey diyor ki: ‘’Fatih Altay'ın Öcalan’la yaptığı röportaj neden şimdi yayınlandı? Zamanlama manidar değil mi? Siz nereden aldınız bu videoyu?’’ Bugün Fatih'in eşi Hande ile de bunu konuştuk. PKK yayınladı bunu. Fatih’ler çekmişler. Ayrıca PKK da kendi kamerasıyla çekmiş. Yani iki ayrı kayıt var. PKK, bu videonun bazı bölümlerini değişik dönemlerde kendi yayın organlarında yayınlamış. Sonra bu süreçle beraber PKK, kendini lağveden örgüt, bir karar aldı. Ellerindeki görsel arşivi seçerek internete yüklüyorlar. Galiba ‘’Özgür Düşünceler’’ isimli bir internet sitesi. Yani örgüt bunu yapıyor. Genellikle örgüt yöneticilerinin verdiği birtakım röportajlar, yaptığı konuşmalarla ilgili çok sayıda video yüklüyorlar.
Fatih Altaylı videosunun en önemli özelliği, o tarihte, 1997’de yapılıp, Türkiye'de hiç yayınlanmamış olması. Mesela Mehmet Ali Birand’ın yapmış olduğu röportaj ya da başka röportajlar var. Onlar kısmen yayınlandı. Ama bu iş yayınlanmadı. Biz de bunu o siteden gördük, oradan indirdik. Ama her seferinde hangi istihbarat servisinden geldi, nasıl oldu?’’ diye soruyorlar. Biz bulduk avukata sorduk, sorun olmadığınız söyledi. Biz de yayınladık, bayağı da izlendi. Hatta Hande'nin söylediğine göre Fatih de hiç rahatsız olmamış bundan. O röportajdaki en önemli çarpıcı şey, aradan 28 yıl geçmiş, hâlâ aynı şeylerin konuşuluyor.
İzleyicilerimizden peş peşe sorular geliyor: ‘’Siz gerçekten bu iktidarla çözüm olacağına inanıyor musunuz?’’ ‘’Ülkede un, şeker yok, helva konusunda neden bu kadar hayalimiz var?’’ ‘’Neden 20 yıl önce değil de şimdi?’’ Bu soruların hepsi çok önemli tabii ama bir taraftan da ‘’Niye böyle oldu? Niye böyle yapıyorlar?’’ soruları kadar, ‘’Bu nasıl başarılı olur’’ sorusunu da konuşmak gerekiyor.
Türköne: Elbette. Aşama aşama konuşmak gerekiyor. Fakat hareket noktası olarak şunu almamız lazım. Yani herkesi ikna edecek argüman şu: ‘’Çözüm süreci diye bir şey olmazsa, Türkiye için felaket olur.’’

Ruşen Çakır: Ona inanmıyorlar.
Türköne: Bunu anlamaları lazım.

Ruşen Çakır: Geçen gün Devlet Bahçeli ‘’Bu başlayan şeyden artık dönülemez’’ dedi. Bir buçuk yıl önceki Türkiye'de olsak, hiçbir şey başlamamış olsa, Türkiye ne uzar ne kısalır, PKK arada TUSAŞ saldırısı gibi saldırılar yapar, Türkiye, Kuzey Irak'ta dronelarla bir şeyler yapar, tünellerde savaş olur partiler kapatılır, kayyumlar atanır, böyle giderdik. Ama şimdi bir şey başladı. Arı kovanına çomak sokuldu. Olumlu anlamda söylüyorum bunu. Şimdi o kovanı artık kapatmak mümkün değil.
Türköne: Burada iki kanat var. Bir PKK kanadı, bir devlet kanadı. Eğer bu iş sonuca varacaksa, bunu sağlayacak irade, güç onlarda. PKK kanadı daha istekli devlet kanadına göre. Altın tepsi içinde önünüze konan bir fırsat bu. Kullanmadığınız zaman felaket. Bunu zaman içinde anlarlar.

Ruşen Çakır: Şimdi sana ağır bir soru geliyor: ‘’Kırk yıl boyunca ‘Kürt yok’ deyip solcuların ve demokratların hayatını cehenneme çeviren ülkücüler, önce özür dilemeliler.’’ Hadi bakalım.
Türköne: Benim Türk Yurdu Dergisi’nde 91’de yayınlanan bir makalem var. O zaman ülkücüler arasında epeyce tartışma yaratmıştı. Tam Sovyetler dağıldı, Türkiye'ye öğrenci sıfatıyla Kazaklar, Özbekler, Kırgızlar geliyor. Orada şunu söylemiştim: ‘’Ben dışarıdaki Türklerden daha fazla, içerideki Kürtleri kendime yakın hissediyorum.’’ Yani bu, damar olarak ülkücüler arasında vardır ve zannettikleri gibi değildir. Ülkücüler arasında bir Kürt nefreti, Kürt antipatisi yoktur. Bu, sonradan, modern ulusalcılık tarzı şeylerle gelişmiş bir şey.

Ruşen Çakır: Bir izleyici diyor ki: ‘’Abdullah Öcalan’ı en doğru anlayan ve okuyabilen insanlardan biri Mümtaz’er Bey. İkili programları çoğaltın lütfen.’’ Adımız ‘Apocu’ya çıkacak. Çıktı da belki. Ha ne demişlerdi?  Ben MHP'den sen DEM Parti'den milletvekili olmalıymışız.
Türköne: O taraklarda bezimizin olmadığını bilmiyorlar.

Ruşen Çakır: Yavaş yavaş toparlayalım Mümtaz’er. Şöyle bir şey var aslında. İş dönüp dolaşıp Öcalan'da düğümleniyor, en azından şu aşamada. Ve kamuoyunun büyük bir kısmı, bence haklı nedenlerle bunu kabullenemiyor. Ama bir diğer yandan da bu başlatılan yol, Öcalan olmadan yürümez. Bunu da en iyi Devlet Bahçeli idrak etmiş durumda. Buradaki mesele, bunu, kamuoyundaki antipatiyi giderecek… Ya da ‘’Kürt olmayan kamuoyu’’ diyelim. Kürtlerde de vardır antipatisi olan, ama genellikle Kürt olmuyor. Buradaki antipatiyi giderecek bir halkla ilişkiler ya da kamu diplomasisi gerekiyor. Ama şu âna kadar Erdoğan bunu yapmadı, hatta Öcalan'ın adını ağzına almıyor. Ama tam tersine, Bahçeli, Öcalan’ı ‘’kurucu önder,’’ ‘’baş muhatap’’ olarak tanımlıyor.
Diğer yandan da şöyle bir husus var. Sağın içinden ya da PKK dışı çevrelerden birileri Öcalan'ı bir şekilde meşrulaştırırken, bir diğer yandan, Kürt hareketinin de, kendilerinden olmayan kesimlere, ‘’Arkadaşlar korkacak bir şey yok’’ diyebilmesi, bunu anlatabilmesi lazım. Şimdi burada çok ciddi sorunlar var. Yani iş bir şekilde yürüyor ve bence büyük ölçüde Bahçeli ve Öcalan üzerinden yürüyor. Bir de anladığım kadarıyla MİT burada bayağı fonksiyonel. Ama onun dışında, DEM Parti, CHP, AKP dâhil herkesin ’Aman yanmayalım’’ diye elini taşın altına koymadığı bir noktadayız. Düşünsene, DEVA Partisi bile yan çizdi, ki en heveslilerden birisi gibiydi. Çok zor aslında.  Böyle olunca da herkes bir yerden birbiriyle kavga ediyor. Mesela, CHP'nin bu kararının ardından, Kürt hareketinden CHP'ye yönelik çok sert eleştiriler geldi. Özellikle ilk günlerde çok sert eleştiriler geldi. Tamam, bence de CHP yanlış yaptı, ama bir yerde de CHP olmadan bu işin olmayacağını görmesi lazım. Kimse ödevini yapmak istemiyor ama sınıfı geçmek istiyor.
Türköne: CHP'nin itirazları tamamıyla şartlara bağlı. Ama AK Parti tam kadro, bütün yapısıyla herhangi bir katkıda bulunmayı reddediyor. Toplumun ikna edilmesi konusunda eksiklik var. CHP tavrını hemen düzeltebilir, İmralı’ya gitmeme kararını telafi edebilir. Ama iktidarın, AK Parti kanadınınki çok kolay telafi edilecek bir şey değil. Düşün, Erdoğan her gün konuştuğu televizyon kanallarında, Bahçeli gibi bu meseleyi ele almış olsaydı, bugüne kadar kim bilir nereye varmıştık.
Son olarak söyleyeceğim şu: Yeni bir aşamaya geçtik. Artık masada, etli, kanlı canlı bir birey olarak, Kürtlerin temsilcisi sıfatıyla Öcalan oturuyor ve artık konuşmamız gereken, konuşmak zorunda olduğumuz meseleler, gerçek meseleler. Şimdiye kadarki gibi psikolojiyi gözeten ârızî meseleler değil.

Ruşen Çakır: Artık bir şeylerin yapılması gerekiyor.
Türköne: Evet, şart.

Ruşen Çakır: Hadi bakalım. İzlemeye, tartışmaya devam edelim. Mümtaz’er Türköne ile heyetin İmralı ziyareti sonrası neler oldu, neler olabilir bunları konuştuk, sizlerin soruları, yorumları ve eleştirileriyle. Hepinize çok teşekkürler. Tekrar görüşmek üzere, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
30.11.2025 CHP mucizesi sürüyor
29.11.2025 Peki iktidar CHP’ye hazır mı?
28.11.2025 Öcalan, Mazlum Abdi’yi ikna edebilir mi?
27.11.2025 Fatih Altaylı niçin tahliye edilmedi?
26.11.2025 İmralı hamlesi çözüm sürecini nasıl etkiler? | Ruşen Çakır ve Mümtaz'er Türköne yorumluyor
26.11.2025 Transatlantik: Rusya-Ukrayna savaşı bitiyor mu? | Trump'ın gözü Venezuela'da
23.11.2025 DEM Partililerin CHP’ye kızmaya hakları yok
22.11.2025 Ankara Mazlum Abdi realitesini ne zaman tanıyacak?
21.11.2025 Ve Selahattin Demirtaş noktayı koydu
21.11.2025 Mehmet Altan ile Türkiye’nin gidişatı (14): İBB iddianamesi, Küresel Servet Raporu, Komisyon’un İmralı ziyareti
30.11.2025 CHP mucizesi sürüyor
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı